1. Cevap Vardır, Fakat Nefes Yoktur
Bazen yalnızca bir cümle eski yerinde durmaz.
Cenazeden dönülmüştür. Masadaki çaylar soğurken biri, ölümü sabra, takdire ve görünmeyen bir anlama bağlayan o tanıdık teselliyi söyler. Kelimeler yıllardır duyulan kelimelerdir; nerede başlayacağı, nasıl süreceği, sonunda nereye varacağı bellidir. Masadakiler başlarını sallar. Konu kapanmış gibi olur.
İnsan da başını sallayabilir. Doğru yerde susar, kendisinden beklenen sözü söyler. Dışarıdan hiçbir şey bozulmaz. Fakat cümle bu kez acıya değmez.
Söz kulağa gelir; içine yerleşmez. Anlaşılmadığı için değil, fazlasıyla tanıdık olduğu hâlde artık aynı yere ulaşamadığı için. Cümle mi eksilmiştir, kendisi mi değişmiştir? Güveni mi incinmiştir, yoksa uzun zamandır bakmadan geçtiği bir şeyi ilk kez mi görmektedir? Henüz bilemez.
Yalnız nefesinin açılmadığını fark eder.
Cevap vardır. Fakat nefes yoktur.
Oysa bu cevap bir zamanlar gerçekten işe yaramıştır. Korkulu bir gecede insanı sakinleştirmiş, dağılmış bir yerini toplamış, önündeki günü geçirmesine yardım etmiş olabilir. Yalnız inanılan bir düşünce değil; birlikte yaşanmış bir söz olmuştur.
Bir evin sesi, bir büyüğün yüzü, çocukken duyulan bir dua, kaybedilen birinin hatırası onun içindedir. İncitmemeyi, paylaşmayı, utanmayı ve iyi kalmaya çalışmayı da insan aynı dünyanın içinde öğrenmiş olabilir. Böyle bir incelik her çocuklukta bulunmaz; ama bulunduğu yerde kırılmayı daha karmaşık hâle getirir.
Çünkü insan o cümlenin yanında yabancılaştığında yalnız bir fikirden uzaklaşıyormuş gibi hissetmez. Geçmişine, sevdiklerine ve kendisini yetiştiren insanlara karşı da bir mesafe açılıyormuş gibi olur. Söylerse nankörlük etmiş gibi gelebilir; çünkü o söz bir zamanlar onu gerçekten taşımıştır. Susarsa kendi içinde dürüst davranmıyormuş gibi olur; çünkü artık onun yanında eskisi gibi duramamaktadır.
İnsan ne bütünüyle gidebilir ne de olduğu yerde kalabilir.
İlk çatlak her zaman büyük bir kavganın ardından gelmez. Kapılar çarpılmaz. İnsan bir gecede bütün geçmişini karşısına almaz. Bazen sıradan bir konuşmanın ortasında, uzun bir gecenin sessizliğinde ya da beklenmedik bir haksızlığın önünde belirir. Tanıdık cevap söylenir ve yıllardır taşınan sözün artık kendisini taşımadığı hissedilir.
Bu his, sözün yanlış olduğunu göstermez; ama hissin kendisini de geçersiz kılmaz.
Soru henüz birkaç cümleyken, insan onu sormadan önce uzun uzun kendisini açıklamaya başlar. Kötü niyetli olmadığını, saygısızlık etmek istemediğini, yalnızca anlamaya çalıştığını söyler. Soruya gelmeden kendisini savunur.
Çünkü bazen yalnız cevaptan değil, soruyu sormuş olmaktan da korkar. Yanlış anlaşılmaktan, küçümsenmekten, eksik sayılmaktan çekinir. Kelimelerini yumuşatır; içindeki sarsıntıyı olduğundan küçük gösterir.
Yine de soru oradadır. Susturulduğunda kaybolmaz; başka bir yerde konuşmaya başlar.
Hayat bir süre içeride olanı örter. Sabah kalkılır, işe gidilir, telefonlara cevap verilir. İnsan gülmesi gereken yerde güler. Konu açıldığında eski cümleyi tekrar edebilir. Dil, içeride değişen şeyden daha yavaş değişir. Ağız eski sözü bilir, beden eski hareketi sürdürür; fakat insan orada artık eskisi gibi bulunmadığını bilir.
Bu uzaklaşma her zaman açık bir inkâr hâlini almaz. Bazen yorgunluk gibi yaşanır. Bazen belli belirsiz bir isteksizlik, bazen de bir zamanlar ciddi duyulan cümlelere yönelen sert bir alay olur. Kırgınlık bakışı keskinleştirebilir, bazı şeyleri olduğundan daha karanlık gösterebilir.
Ama bakışın sertleşmesi, kırılmanın gerçek olmadığı anlamına gelmez.
İnsanın en ağır soruları her zaman en sakin yerinden gelmez.
Bunu kabul etmek kolay değildir. Kendi daralmasından bile utanabilir. “Bende ne eksildi?” diye sorar. Fazla düşündüğünü, kalbinin katılaştığını, yalnızca kırıldığı için böyle gördüğünü düşünebilir. Eski sıcaklığı geri getirmek ister. Bildiği yerlere döner; aynı kitabı açar, bir zamanlar iyi gelen sesi dinler, uzun zamandır söylemediği bir duayı yeniden söylemeyi dener.
Bazen kısa bir rahatlık gelir. Sonra aynı uzaklık yeniden belirir.
Çünkü mesele yalnız unutmak değildir. İçeride bir şey yer değiştirmiştir. Belki cümle eksik duyulmuştur. Belki üzerine zamanla korku, alışkanlık ve suskunluk birikmiştir. Belki de insan daha önce bakmadan geçtiği bir çatlağın önünde ilk kez durmuştur. Bunlardan hangisinin doğru olduğunu hemen seçemez.
İlk gerçek soru bu yüzden büyük kelimelerle gelmez. İnsan önce evrenin başlangıcını, görünmeyen bir hakikatin varlığını ya da hangi inancın doğru olduğunu sormayabilir. Daha yakındaki bir yerden başlar:
Bu cümlenin içinde hâlâ dürüstçe durabiliyor muyum?
Çünkü bir söz yalnız ağızla taşınmaz. İnsan onunla korkar, onunla başkasına bakar, onunla kendisini tartar. Söylediği şey ile yaşadığı şey arasındaki mesafe açıldığında, cümlenin kendisinden önce kendi duruşu ağırlaşır.
Bir zamanlar kendisini taşıyan sözü hemen değersiz ilan etmek istemez. Fakat artık içine aynı kolaylıkla yerleşmeyen bir cevabı taşımak da zordur. Bu zorluk, o sözün terk edilmesi gerektiğini göstermez; yalnızca arada artık görülmesi gereken bir mesafe bulunduğunu hatırlatır.
Kendi ağzından çıkan sözü ilk kez duyuyormuş gibi dinler. Onu hâlâ doğru bulduğu için mi söylüyordur, yoksa yıllardır söylendiği için mi? İçinde gerçekten karşılığı olduğu için mi taşımaktadır, yoksa kaybetmekten korktuğu için mi?
Bir yerde soru artık insanın kendisine döner:
Bu gerçekten benden mi geliyor?
Hemen bir cevap bulunmaz. Görülen bir haksızlık, öğrenilen yeni bir şey, incinen bir güven, yaşanan bir kayıp veya adı konamayan bir iç daralması birbirine karışabilir. Aynı eski cümleyi yeniden söylemek bu karışıklığı gidermez. Çünkü insan o cevabı ilk kez duymuyordur. Belki onunla büyümüş, ona tutunmuş, uzaklaşmadan önce son kez yine onun içinde kalmayı denemiştir.
Cümle tekrarlandıkça aradaki mesafe bazen daha görünür olur.
Bu daralma, eski sözün kesinlikle yanlış olduğunu göstermez. İnsanın kendi itirazında mutlaka haklı olduğunu da göstermez. Yalnız yaşanan şeyin görmezden gelinemeyecek kadar gerçek olduğunu gösterir. Cevap hâlâ oradadır; insan ise artık onun yanında eskisi gibi duramamaktadır.
Eski söz içeri girmediğinde hemen tek bir yöne gidilmez. Bir yan itiraz etmek ister, bir yan bekler. Bir yan uzaklaşırken başka bir yan kaybettiği güvenin sıcaklığını yeniden yoklar.
İlk kırılma insanı bir sonuca değil, birkaç eşiğin önüne bırakır.