4. Evrenin Sessiz Sorusu
Evren insan diliyle cevap vermez.
Sadece var olarak durur.
Şehir ışıklarının azaldığı bir yerde gökyüzüne bakınca, insan alıştığı göğün ne kadar dar olduğunu fark eder. Gündelik hayatın içinde gökyüzü çoğu zaman binaların arasındaki küçük bir açıklıktır. Karanlık arttıkça gök çoğalmış gibi görünür. Oysa değişen gökyüzü değildir; insanın önündeki perde biraz çekilmiştir.
Başını kaldırır. Üzerindeki genişliğin yanında ömrünün ne kadar kısa, gündelik telaşlarının ne kadar dar bir yerde dönüp durduğunu hisseder. Bu küçüklük bazen rahatlatır; kendi yükünün dünyanın tamamı olmadığını hatırlatır. Bazen de daha ağır bir soru bırakır.
Bu genişliğin içinde insanın hayatı nereye düşer? Sevdiği, korktuğu ve kaybettiği şeyler yalnız kendi kısa ömrünün içinde mi kalır?
Gökyüzü cevap vermez.
Aynı yıldızlara bakan iki kişi aynı şeyi görmeyebilir. Biri hareketler, uzaklıklar, yasalar ve uzun zamanlar görür. Dünya ona, büyük bir düzenin içindeki küçük ve geçici bir yer gibi görünür. Bir başkası aynı düzenin önünde kapanmayan bir soru hissedebilir. Gördüğünü hemen bir cevaba çeviremez; işleyişte durmak ona yetmeyebilir.
İkisi de aynı göğün altındadır.
Birini sığ, ötekini derin saymak kolaydır. Oysa bir bakışın işleyişte durması eksiklik olmak zorunda değildir; ötekinin soru duyması da onu kendiliğinden daha derin yapmaz. İnsan göğe yalnız gözleriyle bakmaz. Bildikleri, korkuları, geçmişi ve içinde taşıdığı soru da onunla birlikte bakar.
Bu, görünen şeyin önemsiz olduğu anlamına gelmez. Tersine, sorunun ağırlığını gösterir. Evren, insanın ihtiyacına göre kolayca konuşmaz; kendisini bir bakışın eline bütünüyle teslim etmez.
Sessizlik, “Burada hiçbir şey yok,” demeye yetmez. Aynı sessizlik, “Cevap bütünüyle verilmiştir,” demeye de yetmez.
İnsan yine de sormadan duramaz.
Bu evren başka türlü olabilir miydi? Zaman, madde ve hayat başka biçimlerde bulunabilir miydi? Başlangıç dediğimiz şey neydi? Bir başlangıcın öncesinden söz edilebilir mi?
Bu soruların gerisinde daha yalın bir soru kalır:
Neden bir şey var?
İnsan çoğu zaman var olan şeylerin nasıl meydana geldiğini araştırır. Bir yıldızın nasıl oluştuğunu, bir canlının nasıl yaşadığını, bir hareketin hangi koşullarda başladığını anlamaya çalışır. Parçalar birbirine bağlanır; daha önce görünmeyen bir süreç biraz daha görünür hâle gelir.
Bunlar küçümsenecek şeyler değildir. İnsan içinde bulunduğu dünyayı böyle tanır. Fakat bir şeyin nasıl işlediğini anlatmakla, onun neden hiç olmamak yerine var olduğunu sormak aynı şey değildir.
Bir başlangıcın hangi koşullarda gerçekleşmiş olabileceği araştırılabilir. Zamanın, maddenin ve bildiğimiz düzenin hangi süreçlerde belirdiği üzerine düşünülebilir. Fakat anlatılan her süreç yine var olan bir şeyin içindedir. Zaman, yasa, hareket veya imkân hakkında konuşulduğunda önümüzde hâlâ konuşulabilen bir gerçeklik bulunur.
Açıklamak, var olmayı tüketmez.
Bu cümle, işleyiş hakkındaki bilgiyi küçültmez. Yalnız bilinen ile bütünüyle kuşatılanın aynı olmadığını hatırlatır. Bir sürecin adını koymak, o sürecin varlığı karşısındaki hayreti her zaman sona erdirmez.
Bilim burada kendi ciddiyetiyle durur. Ölçer, sınar, yanıldığında düzeltir. Gücünü bilinmeyen yere aceleyle cevap koymaktan değil, gördüğünü yeniden yoklayabilmesinden alır.
Bir insan için bu emek, evren karşısında durmaya yetecek bir açıklık verebilir. Buna dışarıdan eksiklik denemez. Başka bir zihinde ise aynı açıklama, var oluş sorusunu bütünüyle kapatmayabilir.
Bu yüzden bilginin henüz ulaşmadığı yerlere hazır hükümler yerleştirmek de, bugün bilinenleri bütün soruların son sözü gibi konuşturmak da aynı dikkati daraltabilir.
Evren karşısındaki soru yalnız bilmediklerimizin arasında yaşamaz. Bildiklerimiz arttığında da kalabilir.
İnsan “hiçbir şey”i düşünmeye çalıştığında çoğu zaman karanlık düşünür. Boşluk veya sessizlik hayal eder. Oysa karanlık hâlâ bir durumdur. Boşluk, düşünülen bir alandır. Sessizlik bile sesin yokluğu olarak adlandırılabilen bir hâl taşır.
Hiçliğe yaklaşmak isterken fark etmeden yeniden bir sahne kurar. Sonra o sahneyi de kaldırmaya çalışır. Düşünce orada zorlanır.
Hiçlik, sahnenin de olmamasıdır.
Ama bir şey vardır.
Bu, cevap değildir. Yalnız insanı durdurur. Buradan hemen bir sonuç çıkmaz; ama soru da kendiliğinden kaybolmaz.
Açık kalan soruyu hazır bir cümleyle kapatmak da, ortada artık soru kalmadığını söylemek de insanı aynı açıklıktan uzaklaştırır.
Bir süre yalnız bakar.
Gördüğü bir ışığın yıllar önce çıktığı yerden şimdi kendisine ulaştığını düşünür. O ışığın geldiği şey belki artık aynı hâlde değildir; yine de görüntüsü yoluna devam etmektedir. Kendisinin de bir gün burada olmayacağını bilir. Gökyüzü kalacak, başka gözler ona bakacaktır.
İnsanın ömrü kısadır.
Üstelik kısa olduğunu bilir. Bu bilmek onu evrenin merkezine koymaz. Tam tersine, merkez olmadığını daha açık hissettirir. Hayatının ne kadar geçici, sesinin ne kadar ince olduğunu görür.
Yine de kendisinden çok daha büyük olanı düşünebilmesi tuhaf gelir. Uzaklıkları zihninde taşıyabilir, kendi sonunu sezebilir, varlığı bütünüyle soru hâline getirebilir. Bunun neyi gösterdiği henüz söylenemez. Belki yalnız insanın bulunduğu yerin tuhaflığını açığa çıkarır: Evrenin içindedir; fakat içinde bulunduğu evreni düşünebilir.
Bu durum insana üstünlük vermez. Kendi küçüklüğünü bilen insan hâlâ küçüktür. Yalnız gördüğünün önünden eskisi kadar kolay geçemeyebilir.
Evren konuşmaz. Ama insanı bütünüyle susturup geçmez de.
Bir süre sonra boynu yorulur. Soğuk tenine değer. Uzaklığı düşünmekte olan insan, küçük bir ağrıyla yeniden kendi sınırına döner.
Çünkü soru gökte kalmaz.
Göğe bakan insan da bedendedir.