6. Cevap Vermenin Başladığı Yer
Montunu koluna alıp odadan çıkmaya yönelmişken biri arkasından adını söyler: “Biraz burada kalır mısın?” Sesi yüksek değildir. İnsan kapıya bakar, sonra ona. Gidebilir; işi, yorgunluğu, yetişmesi gereken bir yer vardır. Kalabilir. Neden kalamayacağını anlatabilir. İstenen şey küçük görünür, fakat o anda önündeki akışı keser.
Bir sözün insana yönelmesi, insanın o sözü kabul etmek zorunda olduğu anlamına gelmez. İstenen şey haksız olabilir; söylenmesi gereken cevap bazen “hayır”dır. Yine de söz duyulduktan sonra kalmak, gitmek, ertelemek veya susmak insanı karşılaşmanın içinde bir yere koyar.
Buradaki cevap, büyük soruyu çözen bir cümle değildir. İnsanın karşılaştığı şeyin önünde aldığı yerdir.
Her cevap sorusu böyle açık bir sesle gelmez. Bir masada konuşan birinin sözü kesilir. Yüzü bir an değişir; sonra geriye çekilir. Yolun kenarında yaralı bir hayvan, yaklaşanı görünce biraz daha siner. Kimse insanın adını söylemez. Ondan açıkça bir şey isteyen yoktur. Yine de gördüğü şey, önünden nasıl geçeceğine dair bir soru bırakabilir.
Gördüğünü doğru anlayıp anlamadığından emin olmayabilir. Karışmasının gerekip gerekmediğini, elinden ne gelebileceğini, yaklaşmasının gerçekten yardım edip etmeyeceğini bilemeyebilir. Fakat karşılaşma dikkatine bir kez girdiğinde, verdiği karşılık da onun bir parçası hâline gelir.
Olay ona gönderilmiş olmayabilir; cevabı yine de ona aittir. Bir şeyi görmek, insanı onun merkezine koymaz. Yalnız yerini görünmez bırakmaz.
Cevap her zaman ağızdan çıkan söz değildir. Birine yeniden konuşacak yer açmak, yanlış bulduğu şeye katılmamak, birkaç dakika daha kalmak, geri çekilmek, yardım çağırmak veya hiçbir şey olmamış gibi geçmek de cevap olabilir. Susmak da tek biçimli değildir; bazen korkunun, bazen dikkatin, bazen de uzaklaşma isteğinin biçimidir.
İnsan ne yaptığını her zaman o anda göremez. Çoğu kez söyledikten sonra duyar kendi sesini; geçtikten sonra görür nerede durduğunu. Sustuktan sonra susuşunun temkin değil korku olduğunu düşünebilir. Kalabileceği yerde neden gittiğini, gittikten sonra kendisine anlatmaya başlar.
Gerekçeleri gerçek olabilir. Gerçekten yorulmuştur, gücü yetmemiştir, ne yapacağını bilememiştir. Fakat bazen kendi açıklamasının içinde yine de rahat edemez. Çünkü yalnız olup biteni değil, onun karşısında ne yaptığını da taşır.
Burada düşünce ile yaşayış arasındaki mesafe görünür hâle gelir. Adaleti önemsemek, birinin sözü kesildiğinde başını kaldırmayı kendiliğinden sağlamaz. Merhametten söz etmek, karşısındaki kırılganlık rahatını bozduğunda yanında kalmaya yetmeyebilir.
Bazen de büyük bir açıklığa ulaşmadan, küçük bir durumda daha az bölünmüş bir cevap verilir. Birinin yanında kalınır. Söylenmesi gereken kısa söz söylenir. Sonradan kendini temize çıkarmak için uzun bir gerekçe kurmaya gerek kalmaz.
Cevap verebilmek, her şeyi çözebilmek değildir. İnsan her acıya ulaşamaz, her haksızlığı durduramaz, gördüğü her şeyin yükünü taşıyamaz. Bazen gerçekten yapabileceği bir şey yoktur; bazen de elinin yetişmediği yerle yaklaşmak istemediği yeri birbirine karıştırır.
Kendi sınırını da niyetini de her zaman açık göremez. Yine de cevabını bütünüyle başkasına bırakamaz.
Burada henüz insanın kimin ya da neyin önünde durduğu söylenemez. Cevap verebilir oluşu, gerçekten bir çağıranın bulunduğunu kanıtlamaz; evrenin sessizliğine gizlice bir ses eklemez.
Sessizlik hâlâ sessizliktir.
Fakat bu sessizliğin içinde, gördüğü şey karşısında cevap verebilen bir varlık vardır. Yaklaşabilir, uzaklaşabilir, reddedebilir, kalabilir. Bazen doğru cevabı veremez. Bazen neyin cevap olduğunu bile anlayamaz. Yine de yaptığının ve yapmadığının kendi içinde bir yere döndüğünü fark eder.
Evren hâlâ sessizdir. Beden hâlâ kırılgandır. İçeride kalan iz açık bir hükme dönüşmez. Fakat insan artık sorunun dışında duran tarafsız bir seyirci değildir. Verdiği ve vermediği cevapla onun içindedir.
Soru artık yalnız dünyaya bakmıyordur. İnsana da bakıyordur.
Peki ya önünde duran yara, verebileceği hiçbir cevabın yetmeyeceği kadar ağırsa?